top of page

ANTIDISCIPLINARY POETICA

poems by deniz aşık
  • 6 gün önce

Uzay-zaman bükümü.

Dinmeyen Mayıs,

sırılsıklam mutlak.

Sabun köpüğü aidiyetler.

Karanlık, yeryüzüne diktiği o siyah sancak.


Geceleri uykuya sığınıyorum.

Ölümün provasız küçük kardeşi gibi.

Sabahları böbreğimde künt bir sızı.

Gözlerimde rüyaların hayreti.


Ardı ardına kısalmış günler.

Ne ileri adım.

Ne geri ricat.


Bahçe direniyor ağır ağır.

Fesleğenler kronik yavaşlıkta.

Gönlüm mucizeye,

duvarlar, merdivenler boyaya muhtaç.


Güneşli günlerde

deniz “kal” diyor bazen.

Kal ki ömrün,

gelip geçen yabancıları

seyretmekle tükensin.


Ne zaman dalgalansam içimdeki nehirde,

sular çekiliyor;

geriye bu kuruyan iskele kalıyor.


İçimde o dilsiz sergi başlıyor.

Konusu: kıyıya vuran eski yüzlerim.


Çatlamış vernikler altında

yarım kalmış bakışlar.

Nem almış tuvaller gibi

kendinden geçmiş,

köşeleri kıvrılmış anılar.


Galeri sessiz.

Duvarlarda hep o eski günlerin gölgesi.


Bir odada çocukluğum sigara içiyor.

Birinde annemin sustuğu o akşam.

Birinde sen,

kapının eşiğinde kalmış

bol küfürlü son cümle gibi.


Çıkışa yakın,

göz hizasında

silik bir yazı:


“Ömür dediğin,

insanın kendi küllerine

uzun uzun bakması biraz.”

Salon boylu boyunca uçurum, 

Kayıp mağarada aranan o meçhul ceset gibi günlerim. 

İçimde biriken tortu, dışarıdaki rüzgârdan eski, 

Mayıs, izinsiz yağmur, 

camda kırbaç sesi.

Üç gündür eşikte ayaklarım, 

puslu dünya, camlarda serap izi.


Tuvalde dinmeyen mahşeri kuş sürüsü, 

Fırçanın ucu yamuk, parmaklarımda emeğin bükülüşü. 

Omurgamda hayatın eğri hükmü.

Uzanıyorum - 

hayaller alemi, gerçeğin kanlı sanrısı. 


İçimde intikamın soğuk ve sivri heceleri.

Geçmişin hayaletleri önüme dizilmiş.

Mahkeme, ağır kürsüdeki cellat hakim…


Bekliyorum; ne gökten inecek miras, 

ne de sus payı harçlık. 

Nükleer bekleyiş: 

dinmiş savaşlar, yaşanmamış salgınlar... 

Yavaş çekimde çürüyor etraf, 

delirişini balkondan seyreder gibi. 

Hücrelerimde bir veda provası, 

ağır aksak yavaş yavaş yok oluş.


Oysa saçlarım sarının en kutsal tonu, 

bukle bukle.

Tenimde taze güneş. 

İçimde virüs gibi büyüyen günler; 

Kanatlarım, kör bir gece kuşu.


Avuçlarımda sıkıntının kaba pası. 

Ahşabın çürüme sesiyle karışıyor

turuncu gün batımının enkazı.

Bostanı böcekler yemiş, 

anahtarlar çoktan yitik.

Ablam, neredesin?

Sesin hangi uzak iklimin şakıması.

Bahçenin yabani otları,

göğe açılan ellerim; 

kalbim kaskatı sabır taşı.


Bu neyin hâli?

Bir yakarış değil bu,

teslimiyetin mağrur ve boğuk yankısı.

Dört duvarın kusuru, yatağın rehin aldığı eski rüya; 

Nevresimlerde terli bir mağlubiyet, 

Koltuğun belime attığı kalleş düğüm. 

Mutfakta üst üste bulaşıklar, o sinsi heykel... 

Peçetelerden gribal bahar manzarası. 

Kırmızı, çiğ ve yabancı;

burnumun üstü aşınmış bir coğrafya.


Saçlarım papara, sakalı kestim dün gece; 

Yüzüm dargın akraba, aynada on beş yaşımın acemiliği.

İçimde patlayan o kabızlık sessizliği.

Komşu Aslı’nın tarhanası kapıda;

küçük bir teselli ikramiyesi.

Ciğerim patlak bir körük, sigara dumanı küfür gibi genzimde; 

Diziler bitiyor, telefonun ışığı gözlerimi oyuyor.

Sümük falında hep aynı yol: 

Labirentin ortası, ay sonu, cebimdeki o kadim boşluk. 


Sesim telefonun ucunda hıçkırık, 

Yine o bildik red, yine o mühürlü kapılar...

Uykularım bitmeyen o lanetli derslik; 

Sınavdayım, önümde o beş sayfalık uçurum. 

Harfler rüzgârda dağılan karıncalar gibi, 

Okuma yazmayı unutmuş bir çocuk çaresizliği. 

Herkes bitiriyor, herkes gururlu,

Kazananların parlak gözleri bedenimi ezip geçiyor.

Arkamda Elif... 

Bir omuz boyu mesafe, bir hayat boyu uzaklık,

kopya bir nefes kadar yakın.

Ellerim felç, ruhum dilsiz, zihnim hep bulanık. 

Zaman, aktıkça boş kâğıtların beyazında boğuluyor. 

Sona doğru yine pes, yine teslim.


Uyandım. Kâğıt yok, sınav bitti, oda dağınık; 

Dışarısı da o sınavın başka bir provası değil mi? 

Sorular aynı, cevaplar yok. 

Yine de yaşıyorum 

yırtılmış bir sınav kâğıdı gibi. 

Sorarım bu hayatın o kabustan ne farkı var?


Dört mevsim, aynı odanın içinde

hasta bir saat gibi dönüp duruyor;

Günler açıyor,

günler soluyor,

birbirinin üstüne kapanıyor.


Ovada sarı çiçekler

kendi küçük kıyametini başlatmış.

Bahçenin ucundan sarkan katır tırnakları;

bana bakan sarı, vahşi ağızlar gibi.

Karadut ilk karanlığını toprağa döküyor.

İncirler,

güneşi bekleyen sert ve sabırlı yeşermiş kalpler;

henüz tatlanmamış bir yazın

içine kapanmış çocukları.


Önümde tuval, ellerimde yorgun hayat. 

İkinci vadi, o meşhur Aşk Vadisi

Ama ne kalem oynuyor, ne de gönül razı. 

Aşk, bu enkazın neresine yakışır şimdi?

bottom of page