top of page

ANTIDISCIPLINARY POETICA

poems by deniz aşık
  • 17 Ağu

Kalbim mühürlü bir tapınak taşıydı,

sonra birden aşktan yana belirdi.


İndik birbirimizin mezarına.

Ölmek için değil sevgilim,

bizden önce içimize gömülen

o kadim leşi yerinden oynatmak için.


Hafızamızın tortularında gezinen

o eski tanrıları ürkütmeden,

etin ve kemiğin çatlaklarından

sızdık birbirimize.


Aşk, iki yalnızlığın sığınağı değilmiş meğer.

Aşk; aynı çürümeye,

aynı yavaş yıkıma “kutsal” diyebilmekmiş.


Şimdi sayende

içimde akan kan değil,

mavi sessizlik.


Ne yukarısı gök, ne aşağısı deniz.

Arada, tam ortada,

geceye açılmış

mavi bir eşik.

Günün sonunda 

gece yavaşça soyundu. 

Gölgeler, 

karanlık ve pişmanlıklar…

Kuşlar başka göklere yazılmış,

bulutlar çekilmiş.

Yağmur, merhametini toplayıp gitmiş. 

Gençliğin o taze mezarında 

yarım bir şarkı;

insanı usul usul bozan, 

ve aynalarda durmadan ileriye saran 

çaresiz bir vakti geri alma telaşı.


Haziran ortası; 

Göğsümde mucizelerin o sağır sessizliği, 

Masamda iki bardak, 

iki suskunluk, 

bir de yıllardır konuşulmayan 

beni bu sahipsiz, 

bu yarım bırakılmışlığa fırlatan 

o çıplak, o arsız aile masalı.


Paçalarımdan akıyor vaktin ve nakdin borcu, 

Alacaklı bir dünya kapımda, 

İçimdeki kuyuyu terapist Hasan dinliyor; 

Kelimelerim bir yabancıya emanet, 

anlatmak, uçurumun kenarında kök salma inadı.


Yoksa kalbim 

dünyanın unutulmuş o tekinsiz kıyısı mı? 

Nerede göğsüme konan kuş? 

Ağzımda kesik darmadağın nefesler. 

Otuz sekize az kala, 

Uzak anlam, 

Gelemeyen cevaplar. 

İçimde kapısı bulunmayan ev, 

Nerede bir cümlenin 

beni hayata bağlayan o ince ipliği?

Yine de her gün diyorum kendime: 

Memento mori. Unutma, öleceksin. 

Uzay-zaman bükümü.

Dinmeyen Mayıs,

sırılsıklam mutlak.

Sabun köpüğü aidiyetler.

Karanlık, yeryüzüne diktiği o siyah sancak.


Geceleri uykuya sığınıyorum.

Ölümün provasız küçük kardeşi gibi.

Sabahları böbreğimde künt bir sızı.

Gözlerimde rüyaların hayreti.


Ardı ardına kısalmış günler.

Ne ileri adım.

Ne geri ricat.


Bahçe direniyor ağır ağır.

Fesleğenler kronik yavaşlıkta.

Gönlüm mucizeye,

duvarlar, merdivenler boyaya muhtaç.


Güneşli günlerde

deniz “kal” diyor bazen.

Kal ki ömrün,

gelip geçen yabancıları

seyretmekle tükensin.


Ne zaman dalgalansam içimdeki nehirde,

sular çekiliyor;

geriye bu kuruyan iskele kalıyor.


İçimde o dilsiz sergi başlıyor.

Konusu: kıyıya vuran eski yüzlerim.


Çatlamış vernikler altında

yarım kalmış bakışlar.

Nem almış tuvaller gibi

kendinden geçmiş,

köşeleri kıvrılmış anılar.


Galeri sessiz.

Duvarlarda hep o eski günlerin gölgesi.


Bir odada çocukluğum sigara içiyor.

Birinde annemin sustuğu o akşam.

Birinde sen,

kapının eşiğinde kalmış

bol küfürlü son cümle gibi.


Çıkışa yakın,

göz hizasında

silik bir yazı:


“Ömür dediğin,

insanın kendi küllerine

uzun uzun bakması biraz.”

bottom of page