top of page

ANTIDISCIPLINARY POETICA

poems by deniz aşık

Dünya hislerini kaybediyor.

Bir virüs;

ilmek ilmek, görünmez bir dikişle

kalabalıkların içine

soğuk bir ip geçiriyor.

Kahkahanın boğazına,

merhametin avucuna,

hatıranın göz bebeğine.

Sonra hepsini aynı renge boyuyor:

donuk.


Ben yine her kış ortası

yolun sonuna varmışım gibi.

Dışarıdaki ıslaklık

yağmur değil; bir yargı.

İnsanın içindeki ışığı

yoklayan soğuk bir hâkim.


Ciğerlerimde o hırıltı:

sanki içimde bir kurt.

Nefesim kendi kendini tırmalıyor.

Rüyalarda hep sınavdayım.

Sabahları öksürürken gelen kan,

kırmızı bir soru işareti.


Göğe açtım ellerimi:

bir umut, bir inanç bekliyorum.

Tanrılar, orada mısınız?

Biri bir işaret çaksın.

En küçük kıvılcım bile yeter…


Kutsal ağacım neredesin?

Evet, bir zamanlar gölgem oydu.

Yaprakları göğe yazılmış dualardı,

rüzgâr okur, ben inanırdım.

Şimdi yaprakları dökülüyor

sanki bir daha çıkmayacakmışçasına;

her düşen yaprakta

bir kelime unutuluyor:

“neden”, “nasıl”, “belki”, 

“amin”…

“Hiçbir hedefin peşinde değilim.”

diye başlar içimdeki ses.

Bu bir boşluk değil,

bir geri çekilmedir.


Bakmak sancılıdır.

Ama başka yol yoktur.

“Olanı görmek istiyorum.”

Ne olması gerektiğini değil,

neye dönüşeceğini hiç değil.


Bulanıklık

kaçış değildir.

Bir ahlâktır.

Dünyayla araya konan

bilinçli bir mesafe.


Yaptığıyla barışmaz.

Çünkü tamamlanmış olan

fazla erken konuşur.

Hiçbir şey bitmez.

Sadece bir yerde bırakılır.


Sessizlikle kalabalık arasında

asılı kalır.

İkisi de kirletir.

İkisi de öğretir.


Bazen yakmak ister.

Bazen silmek.

Çünkü

yıkmak da

devam etmenin bir yoludur.


Umut en yüksek gerilimdir.

Rahatlatmaz.

Ayakta tutar,

huzursuz ederek.


Sonunda şunu kabul eder:

Bitecektir.

Bu bilgi

eli hafifletir,

fazlalıkları alır.


Ve işte tam orada

sanat başlar.

Ve bakmaya devam etme ısrarı…

Kara kış, 

zamandan af dilediğim 

mahkûmiyet günleri. 

Kapılar kapalı.

takvim paslı.

Hayata yatış izni verdiler:

hareketsizlik,

ruhun hücre cezası.


Yattım.

Yedim.

Uyudum.

Varlık, önüme

küçük, tatsız porsiyonlar hâlinde sürüldü.

Ne yapsam doymak yok. 

Açlık mideyle ilgili değil artık;

anlamla...


İlhamdan önce gelen o derin,

adı konmamış boşluk.

İnsan zihninin 

kendi yankısında

boğulduğu yer…


Yağmur…

Sadece yağmıyor.

İçeri sızıyor.

Göğsüme doluyor.

Nefesim ıslanıyor,

kelimelerim küfleniyor, 

harflerim rutubet.


Burada her şey fazla ıslak:

toprak,

duvarlar,

anıların dip köşeleri.

ve en çok da ruh…


Çiçekler solmuyor, çürüyor.

Yeşil,

umudu temsil etmekten vazgeçmiş bir renkte.

Ölüm soğuktan gelmiyor bu mevsimde;

uzun süre maruz kalmaktan. 


Her kış

öleceğimi unuturum.

Ve güneşin yeniden doğacağını.


Araftayım.

Ne cehennem kadar karanlık,

ne kurtuluş kadar aydınlık.


Her şey gri.

Gri,

Tanrı’nın kararsız kaldığı o renk,

belki de insanı sınamak için yarattığı.


İnsan bazen

iki ihtimal arasında değil,

iki yorgunluk arasında sıkışır.

Devam etmek de yorar,

bırakamamak da.


Belimde geçmeyen bir stres ağrısı,

sanki günahlarım kemiklere yazılmış.

Kalbimde

eski bir intikamın sızısı,

unutulmuş ama tam iyileşmemiş.


Caminin minaresi geceleri

hastalıklı bir yeşille yanıyor.

Bakıyorum.

Bekliyorum.

Ne beklediğimi bilmeden.

Belki bir işaret.

Belki sadece ışığın sönmesini.


Odunları doldurdum şömineye.

Bu kış ısınmak,

hayatta kalmanın en ilkel biçimi.

Ateşle aramızda

sessiz bir anlaşma var:

O beni yakmıyor.

Ben de ona

her geçen gün

biraz daha yaklaşmamaya söz veriyorum.


Yine aynı dönemeç.

Yine kurudum.

Yine kaldım.

Ne ileri,

ne geri.


Baudelaire buna spleen derdi:

Göğün alçaldığı,

bulutların mezar taşı gibi çöktüğü,

ruhun içten içe

küf tuttuğu zaman.


Ve insan,

İşte tam da burada

şiire sığınır.

bottom of page